reklam

Teknoloji Beyninizi Hackliyor,Dikkat Edin İzin Vermeyin

/ 26 Nisan 2020 / 255 views / yorumsuz
Teknoloji Beyninizi Hackliyor,Dikkat Edin İzin Vermeyin
reklam

Teknoloji gelişimidaha önce hiç deneyimlemediğimiz kadar hızlı biçimde gerçekleşiyor ve hayatımızın her alanında, alışkanlıklarımızdan tercihlerimize kadar her şeyi değiştiriyor. Akıllı teknolojilerin günlük hayatımıza girmesiyle kullanıcı deneyimi hızlı bir şekilde değişmeye başladı. Şirketler yapay zeka, makine öğrenmesi, nesnelerin interneti gibi teknolojileri süreçlerine entegre etmeye başladılar. Kurumsal dünya ise adeta bir şantiye gibi, organizasyonel yapılardan ürün ve servis üretimine kadar her şey bu hızlı değişimden payını alıyor ve yeniden yapılandırılıyor. teknoloji

Bugünün hızla değişen dünyasında insanlar olarak önemli bir sorunla karşı karşıyayız: Odaklı dikkatimizi yitiriyoruz. Hepimiz artık hayatlarımızın ayrılmaz bir parçası olan akıllı cihazlarımız tarafından sürekli olarak bölünüyoruz ve dikkatimiz dağılıyor. Kurumsal şirketler ajandalarında büyük öneme sahip dijital dönüşümle meşgulken insana dair sorun olan dikkat kaybı gözden kaçıyor. Bu durum sebep olduğu verimlilik kaybı, artan stres, azalan yüz yüze iletişim ve empati sebebiyle bazı organizasyonlarda çözülmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Pür Dikkat kitabının yazarı Cal Newport içinde olduğumuz bu durumu “Artık bir şey üzerine bölünemeyen bir dikkatle ve yüksek bir konsantrasyonla odaklanamıyoruz” şeklinde özetliyor. Bugünün “sürekli bağlantı halinde olma” iş kültürü, çalışanları hiç olmadığı kadar bıkkın hale getiriyor. Akıllı telefonlar, tabletler, çalışanların neredeyse 7/24/365 çevrimiçi olmasına sebep veriyor. Çalışanlar üzerindeki bu aşırı bilgi yükü ve dijitalleşmeyle gelen sürekli çevrimiçi olma durumu, işgücünün yüzde 40’ının yüksek stresle baş etmek zorunda kalmasına ve iyi olma hali (well-being) ve verimlilik kaybına sebep oluyor.

2007 yılında ilk iPhone’un piyasaya sürülmesinden bu yana, hayatlarımız bambaşka bir noktaya geldi diyebiliriz. iPhone’un o günkü tasarımı ve fonksiyonlarına baktığımızda Steve Jobs’ın amacı belki de müşterilerine telefon aramaları yapabilen daha iyi bir iPod sunabilmekti. Psikolog Adam Alter’a göre aynı yıl içinde cep telefonu ile geçirdiğimiz süre ortalama 18 dakikaydı. Bundan sekiz yıl sonra, 2015’te günde ortalama 3 saat geçirir hale geldik. İki yıl sonrasındaysa ekran süresi 4 saate çıktı, üstelik bu süreye telefon konuşmaları dahil değil.

Durum her ne kadar sıkıntılı görünse de yaşanılan bu soruna dair kamuoyu oluşturarak toplumu bilinçlendirmeyi amaçlayan sivil toplum hareketleri de oluşuyor. Bunun örneklerinden biri eski bir Google çalışanı olan Tristan Harris tarafından kurulmuş Time Well Spent hareketi. Bu kurumun amacı, toplumda teknolojinin kullanımına dair bir farkındalık yaratırken aynı zamanda teknolojinin dizaynının insanın faydasına olacak şekilde yeniden gözden geçirilmesini sağlamak. Her geçen gün basında bu konuya dair çıkan haberlerin ve makalelerin sayısı artıyor ve sosyal medya platformlarının bağımlılık yapıcı şekilde kurgulanmış özellikleri su yüzüne çıkıyor. Napster’ın kurucusu ve Facebook’un erken dönem yatırımcılarından Sean Parker, geçtiğimiz aylarda bir itirafta bulundu ve Facebook’un özellikle bağımlılık yapacak şekilde tasarlandığını, bunun için insan psikolojisinin zayıf taraflarından yararlanarak sosyal onaylanma geribildirim döngüsünü tasarlayarak beğeni, yorum, paylaşma özelliklerini eklediklerini ve böylece kullanıcıların sürekli olarak Facebook’ta vakit geçirmelerini hedeflediklerini söyledi.

Pek çok teknoloji şirketi, toplumda dijital minimalizm olarak isimlendirilen yeni tür teknolojik kullanım alışkanlıklarına kayıtsız kalmayıp kullanıcıların zamanlarının kontrolünü geri alarak akıllı cihazlarıyla ilişkilerini kendi tercihlerine göre düzenlemelerini sağlayan yeni tür fonksiyonları ürünlerine entegre etmeye başladılar. Samsung, Google ve Apple gibi şirketlerin her biri kullanıcının ekran süresini kontrol edebilmesi için yeni özellikler sunarken Thrive ve Freedom gibi startup şirketler kullanıcı deneyimini iyileştirmeyi hedefliyor. Hatta bazı girişimciler durumu bir adım öteye taşıyarak yeni tür bir teknoloji yaratma fikrinden yola çıkarak “anti-akıllı telefon” olarak tanıttıkları Light Phone ile dijital minimalizm konusunda kullanıcılara yeni bir alternatif sunuyorlar: Sadece telefon araması yapabilen ve hafızasında 10 adet telefon numarası saklayabilen yeni tür bir cep telefonu.

Dijital İyi Olma Halini (Well-Being) Korumak

Tüm bunlar zamanımızın ve dikkatimizin kontrolünü geri kazanabilmek için oldukça olumlu adımlar. Fakat ya kendi bilinçli kontrolümüzle bu aplikasyon veya fonksiyonlara ihtiyacımız olmadan dijital iyi olma halimizi (digital well-being) koruyabilmek mümkün olsaydı?

Bu değişimi mümkün kılabilmek için alışkanlık oluşturma sürecinin temel prensipleri üzerinde çalışmamız gerekir. Dr. Judson Brewer, Craving Mind isimli kitabında ödül temelli öğrenme ile yeni alışkanlıklar edindiğimizi anlatıyor. Örneğin stresli hissettiğinizde (uyaran) bir parça çikolata yiyebilir veya Instagram hesabınızı kontrol edebilirsiniz (davranış). Bu sayede daha iyi hissetmeye başlarsınız (ödül). Ödüle ulaşıldığında beynimiz “dopamin” adı verilen bir nörotransmitter salgılar. Dopamin sayesinde kendimizi iyi hisseder ve bir dahaki sefer tekrar ödüle ulaşmak için benzer davranışı sergilemeyi öğreniriz. Ne zaman kendimizi işte yorgun veya stresli hissetsek elimiz oto-pilotta telefona uzanıp son gönderimizi kaç kişinin beğendiğini veya Instagram hikayemizi kaç kişinin gördüğünü kontrol ediyoruz ve beynimizdeki dopamin salgısı sayesinde kendimizi daha iyi hissediyoruz. Sonrasındaysa defalarca geri dönüp profilimizi kontrol ediyoruz.

Dr. Brewer’a göre oto-pilotla ortaya çıkan bu davranışları mindfulness pratikleriyle değiştirebilmek mümkün. Mindfulness, anın içindeki deneyimle kalarak dikkatimizi düşüncelerimize, duygularımıza ve hislerimize verebilmek ve bunların farkında olabilmektir. Psikolojik ihtiyaçtan doğan her türlü davranış ya bizi hoşumuza giden bir şeye doğru çekerek ya da hoşumuza gitmeyen bir durumdan uzaklaşmamıza sebep olarak ortaya çıkar. Bu çekilme veya uzaklaşma durumunu mindfulness ile gözlemleyerek davranış örüntüsünü değiştirebilmek mümkün.

Varoluşçu ekolün kurucusu Psikiyatrist Viktor Frankl şöyle der: “Etki ve tepki arasında bir boşluk vardır. O boşlukta ise hangi tepkiyi verebileceğimizi seçme gücümüz. Seçtiğimiz bu tepkide de olgunlaşma ve özgürlüğümüz yatar.” Uyaran ve davranış arasındaki boşlukta, örneğin kendimizi endişeli veya sıkılgan hissettiğimizde elimiz e-posta veya Facebook hesabını kontrol etmek için otomatik olarak telefona uzanırken bunu fark ettiğimizde bir karar vermemiz gerekir: Gerçekten her beş dakikada bir e-posta kutumu kontrol etmek istiyor muyum? Sürekli olarak Facebook hesabımı kontrol etmek bana ne kazandırıyor? Kendimize bu soruların yanıtlarını vermek davranışımızın değişmesini sağlayabilir. Anın içinde olan bitene dikkatimizi vermek ve davranışımızı akıllıca seçmek, elde ettiğimiz ödülü değiştirecektir ve böylece yeni bir alışkanlık yaratabilme şansımız olacaktır.

İnsanlar olarak yapay zekaya göre karşılaştırmalı üstünlüğümüz yaradılışımızdan gelen yaratıcılık, empati, işbirliği, eleştirel düşünce gibi beceriler olacaktır. Fakat bu becerileri kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız, zira zihinlerimiz dijital teknolojiler tarafından gün geçtikçe hackleniyor. Yaptığımız işler otomatize edilirken bizler bu değişen dünyaya ayak uydurabilmek için ihtiyacımız olan adaptasyon yeteneğinden sorumlu kök kaslarımızı güçlendirmeliyiz. Birbirimiz için mevcut olmak, birbirimizi dinlemek, yanımızda biri konuşurken o kişiye odaklanabilmek, yüz yüze iletişim kurabilmek için aramıza giren ekranları bir kenara koyabilmemiz gerekiyor. 21. yüzyıl liderliği, yönetici olmaktan çok gerçekten insan olabilmeyi gerektiriyor. Bu sebeple her birimiz düşünce kalıplarımızı değiştirerek insan olmayı yeniden öğrenmeliyiz.

KAYNAK : https://hbrturkiye.com/blog/teknolojinin-beyninizi-hacklemesine-izin-vermeyin

Tavsiye

Neden Kötü Kararlar Veriyoruz?